hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Aralık 25, 2021

Kayıtsızlık

  


Devlerin Kavgası

  Alçak gönüllü ya da gururlu insanlar arasında geçen hayat, bana yaşamın gerçek ve bir anlamı olduğunu düşündürürdü eskiden. Tabi bunun da ayırımları olduğunu çok sonraları fark edebildim. 

 Bu alçak gönüllü gururun aslında aşağılık komplekslerinden gelen, bize yansıttıkları bir yanılgıdan ibaret olduğunu bilemezdim... 

  Klasik söylenen bir söz vardır, ''insanoğlu kocaman bir hayal kırıklığıdır'' aslında derler. 

Beklentiyi ne kadar azaltırsanız azaltın, siz her zaman kendiniz gibi görmeye meyillisinizdir karşınızdakini. Bu bir beklenti değildir oysa, olması gerekendir, siz olması gerekeni yaparsınız fakat bir gün gelir sizi yanıltmayan parmakla sayılabilecek bir avuç insan kalır yanınızda.

O zaman fark edersiniz ki, ellerine ufacık bir iktidar, ufacık sizi ezebilecek bir durum söz konusu olduğunda hiç de gözünüzün yaşına bakmaz dışarıda kalanlar. 

 Bu herkes olabilir, bir filozof, bir felsefeci dahil, herkes. Hayat yanıltıcıdır, insan yanıltıcıdır, dünya yanıltıcıdır, gelip geçen iktidarlar yanıltıcıdır ama vicdanlar rahatsızsa, yani ilahi adalet denen şey ucundan biliniyorsa, haksızlık yapan kişilerin itirafları da kaçınılmazdır. Yüzsüzler devam eder, kompleksliler gurur yapar.

 Ben gerçek yaşamın kitap severler ve kitaplar arasında olduğunu düşünürdüm mesela ama bir yerde okumuştum. Sartre, Albert Camus'yle ortalık bir yerde tartışır. Onu aşağılar, yoksul olmasıyla dalga geçer, ''entelektüel camianın onu bir filozof olduğunu düşünmediklerini söyleyip durur.'' 

 Varoluşçu filozofların dehası Sartre ''ben burjuvayım oysa sen fakirsin, ben gerçek bir Fransızım, sen felsefeyi Cezayir'de okudun, bense Sorbone'da okudum gibi kıyaslamalarla küçümser. 

 O gün Combat gazetesinden atıldığını ve beş parasız kaldığı hakkında tek bir söz söyleyemez dertleşemez bile Camus. Verdiği tek cevap, gülümsemek olur. Sonra da sırtını dönüp arkasına bakmadan gider. Camus'nin gerçeği bunlardan hiç biri değildir. Kimilerine göre keskin bir çizgi gibi görünen şey Camus'un kayıtsızlığıdır. Aslında yaptığı kıskanılacak bir harekettir. Toplumdan onay almış olmak, onun için değerli değildir. Onaylanma kaygısıyla yaptığımız hatalara izin vermez. Sessiz bir baş kaldırıdır ama derinliği olmayan kimse anlamaz. Yalandan hikayeler yazmaz, ben buyum diye şov yapmaz, tek kelime etmez. Gülümser ve gider. Hayran kalınası bir davranıştır. 

 Sartre'ı da suçlayamam, bazı fiziksel özelliklerinden dolayı hayatı boyunca bir tek annesinin onu seveceğini sanır, o da onu başka bir adam için terk eder. Bence onaylanma duygusu o zamandan başlar ki bir felsefecinin yapmaması gereken bir davranıştır. Travmaları psikologlar tedavi eder, felsefeciler değil. Onlar sadece yaşadıkları acının dışa vurumudur ama kendileri uygulayamadığı için empati de çok da güzel bir şey değildir. 

   Camus'ye göre insan dünyaya uyumsuz, saçma, rastgele ve sıradandır. Akıl dışı ve bilinmezdir. 

 İnsanlar bilinmezliği sevmeyip, bilineni de hor görürler. Şımarıklaşırlar, laubalileşirler bazen çirkinleşirler.

  Zamanında kitabıma eklemek istediğim bir yazı vardı, sanırım bu konuya biraz anlam katıyor. 

İnsan kendine benzemeyeni sevmez. 

Kendine benzeyenden korkar. 

Kendine benzeyenle yarışır, 

Kendine benzemeyenle çatışır. 

Kendine benzemeyeni yargılar, 

kendine benzeyeni azarlar.

Kendine benzemeyenin ne yapacağını bilmez

Kendine benzeyenin de ne yapacağını o kadar iyi bilir ki ona karşı hiç bir zaman dürüst olamaz.

Nietzsche den bir alıntı yaparak kapamak isterim. ''Herkes benden bahsediyor ama gerçekte beni tanıyan yok'' 

İyisiyle, kötüsüyle kendini tamamlayamamışlara gelsin. Bu ara yine midem bulanıyor, dünya sağ olsun...

Nesrin Karyaldız











(telif hakkı yazara aittir)


 

Salı, Aralık 21, 2021

ZAMAN

 



   Bazı psikologlara göre ''zaman'' kavramı insanı iyileştiren bir güç. 

Haliyle aklıma takılıyor  ''zaman'' insanı; o zaman içerisinde törüpülüyor mu? 

Keskinleştiriyor mu? 

  ''Zamana bırak, zaman her şeyin ilacıdır'', durum çıkmaza girdiğinde kendimizi teselli ettiğimiz, avuttuğumuz yegane şeylerden biridir bu kavram.

 Biliriz ki 'o zaman' gösterecektir adaletini, çünkü herkes kendi hikayesinin masumudur...

 İyiye de zaman, kötüye de zaman... Oysa hayatın bir dengesi ve adaleti vardır bunu sadece zamanla ölçemeyiz. 

 Sorarım size 'zaman' nasıl başaracaktır onca gücün başaramadığını?

 Zaman sadece bizden alıp götürdükleridir, genelde insandan götürür, öğretir, öğrenmeyene de verilen sonsuz gibi gelen, oysa ölene kadar sürecek bir alandır.

 Zaman; hikayesinin  masumu olduklarına inananların cezasıdır oysa, değer bilmezliklerinin, yanılgılarının toplamıdır. 

 Bazen hafifleme, bazen de ağır bir yük olarak taşırız ''zamanında'' yaşadıklarımızı. Ön yargı oluşturan zaman, inanmamamıza sebep olan yine zaman

 Tahammülsüzlüklerimizi pekiştirir, çoğu kez de kıyas yaptırır, zamanında yaptıklarımızın, yapmadıklarımızın, cesaret edemediklerimizin pişmanlığıdır.

 Gerçek olan şey, zamana rağmen, bunlardan yaralanmadan başardıklarımız ve başarıp sonuca vardığımızda da o günlerde yaşananlardan dolayı, kendi değerimizi bilmememizdir.

Tabi farklı tip insanlar da vardır, zaman onların da lehine işler fakat geldikleri noktayı, sindirememişlikleri, sonradan görmüşlüklerini göze sokan, midemizi bulandıran da zamanın ta kendisidir. 

 Yıllarımız böyle akıp geçer, elbette ömrümüz de öyle... 

 İşte artık, o süreçte bırakırsın zamanı acı içerisinde. Mutlu anlarımızı da, mutsuz anlarımızı da çalıp giden teselli bulduğumuz zamandır o.

 Sen bırakmak istemesen de geçip gidecek olan tek şeydir... 

Geçen tek şey aslında 'o'dur, bir de varlığınız...

 ''Zamanı gelmemişti dersiniz, doğru zamanda yanlış insan ya da yanlış zamanda doğru insan'' dersiniz bahanelerimize en güzel kılıfı bulduğumuz yerdir o güvenli sandığımız alan.

  Zaman sadece geçmişte yaptığımız şeyleri sorgulama, belki yetmiş yaşına geldiğimizde, yaşadıklarımıza ve yaşayamadıklarımıza hayıflanmaktır. 

 Beni yanlış bulabilirsiniz, yoruma her ne kadar açık bir konu olsa da, aslında zamanla değişen bir şey yoktur, hep aynı sahneyi bilinçsizce bir başkasıyla tekrar, tekrar yaşar durursunuz, zamanında hiç yaşamamış gibi. Aslolan akıl ise aldatıcıdır, zamanın unutturduğunu düşünüp hep aynı hatayı yaptırır, fark etmediğinizde.

 Senden önce ve sonra da, kendini teselli ettiğin zamanları bir başkaları da yaşıyor ya da yaşamakta tüm bu insanların tek ortak noktasıdır ''zamanın tesellisi''.. 

  Her şey geçer doğru; travmalarla, mutluluklarla, hüzünlerle, kayıplarla geçer, sen bile geçersin değişmeyen tek şey zamanın sana hiç sormadan ilerlemesidir. 

Şimdi arkamıza yaslanıp kendimize zaman verelim nasıl olsa öleceğiz...

Nesrin Karyaldız..


ps: yıllar olmuş buraya yazmayalı özlemişim hem sizi hem ''zamandaki kendimi''

  


Pazar, Haziran 16, 2019

Hiçlik Makamı





Yaklaşık 3 sene önce bir sözden çok etkilenmiştim. 
''Var 'gibi' değil Var Olmak istiyorum'' yazıyordu.
Hala kendimce teoriler geliştiriyorum ''GİBİ'' nasıl olunmaz diye...
Hep Var Olmasını istediğim insanlar biriktirdim bu zamanda, hayatımda kaybetmeyi göze alabileceğim ve alamayacağım insanları ayırdım.
Var Gibi olmamak için ilk kural ''birey'' olmak diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir fikrinin, görüşünün, tarzının olması lazımdır, doğruların ve yanlışlarınla hayat hakkında söyleyebileceklerin olması lazımdır, her şeye evet diyen kendi fikri olmayana denmez ama  bazılarının sadece kalp kırarak elde ettikleri  başarı da bence bireyden çok hırsa bürünmüş bir varlığı sürdürmektir. Bazı edebiyatçılar arasında dalga konusu olan bu var oluş sürecinde ben de itiraf etmeliyim ki ''güvenli alandan'  bir çok kez çıkmayı denedim. Burnum sürtüldü geri döndüm diyemeyeceğim sadece yaşananlar benim kendi öz benliğime uymadı. Herkesin tarzı farklıydı. Öz benliğimi hiçe saydığımda ''Var Olabileceğime'' inanmadım mesela. Oysa başarı hikayeleri böyle yazılmıyordu ''yine deneyeceksin, risk alacaksın'' deniyordu.
Ben ise sadece Camus'un ''Sisifos'' hikayesinden ibarettim. 

 ''Gerçekten bazı şeyleri isteseydin elinden geleni yapardın. Demek ki istememişsin.'' dediler dudak bükerek zorlukları, başarı kılmış  dostlarım..
 Doğru hayat göze alabildikleridir insanların. Ben onlar kadar cesur olamadım, onların başlarına gelen yıpratıcı olayların sonunda muhakkak ki zaferler vardı. 
Ama ben gelen geçici zaferlerin baş döndürücülüğünden çok kendi içime dönerek orada kendime bireysel bir alan yarattım. Evet para kazanmak, bağımsızlığını ilan etmek, birey olmak için en önemli şart. Peki kendi içindeki girdapları, neyi sevip neye katlanarak ne tavizler vererek birey oluyorsun ona bakmak lazım. 
Yapabilirdim, evet! Ama o zaman şuan ki ben olmayacaktım. 
Hevesi kırılmış  bir ''varlık gibi '' gösterdiğim alanda mutsuz olacaktım''. 
Körü körüne bir yola girip, kaybolup, bunun sonucunda kazandığımda, bu duruma sevinemeyecek kadar yorgun düşeceğim, sağlıklı bir birey yerine hastalıklı, şüpheci bir  birey olmak da istemiyorum. Ya da Tezer Özlü'nün dediği gibi
Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. 

Sonunda hepimizin tek kazanımı hiçlik makamı değil mi?
Lady Nietzsche


Pazartesi, Aralık 03, 2018

ÇATI KONUŞMASI



İnanın bana söyledikleriniz benim hiç ilgimi çekmiyor. 
Ben; cümlelerinizin bana ne hissettirdiğine, beni heyecanlandırıp heyecanlandırmadığına bakıyorum.
Bunlar yoksa açıkçası söyledikleriniz bana pek bir şey ifade etmiyor.
Bana kendimi iyi hissettirmiyor.
Öyle değilmişim gibi davranmak zorunda kaldığım durumlar sadece mecburiyet hissinden.
Kusursuz birisiymişim GİBİ davranmanıza da ihtiyacım yok.
İhtiyacım olan tek şey bana kılavuzluk yapacak bir cümle o da konuştuklarınıza bakılırsa sizde de yok.
Hem kim kime kılavuzluk edebilir değil mi? Kendiyle çelişenler ordusuyuz.
 Ama bizi ayıran çelişkilerimizin farkı.
 Siz işine geldiği gibi konuşanlar, kendilerine hak gördüklerini bir başkasına haram sayanlar çelişkileriyle ne verebilir ki bana?
Bizi ayıran o ince vicdan çizgisine gelince ben de çelişirim elbette ama sizin bildiğinizden
pek farklı. Ben söylediğim şeylerin yarısını savunmak yarısını da yerin dibine batırmak isterim.
İşte bunların hepsi fazla empati yapmaktan ileri geliyor. 
Kırılganlık, naiflik, utanma duygusu yani insan olmanın temel ihtiyacı hani sizin aklınızın ucundan geçmeyen, geçse de vicdanınız sesinden çok kapı gıcırtısı yerine koyduğunuz.
Hani şu işine geldiği gibi konuşan sizler şimdi söyleyin bana, benim hayatıma nasıl doğru bir cümle katabilirsiniz? Lady Nietzsche 




Perşembe, Haziran 08, 2017

Karga ile Leylek





Mesnevi'den bir hikaye;

 Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir 'yabancı'yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini.
 Biri karga, biri leylek... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, kardeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle.

  Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin 'arıza'larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine. En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran...

Cuma, Ocak 16, 2015

Bukowski'nin Yalnızlığı


Hiç yalnız hissetmedim kendimi.

Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim? ya da birkaç kişinin.

Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam.

Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim.

Ibsen’den bir alıntı yapacağım: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.” Hiçbir zaman içimden, “şuh bir sarışın içeri girince kendimi daha iyi hissedeceğim,” diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, “Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?” Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey.Aptallık sadece.

Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum.

Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

Eylül 1987


Çarşamba, Ocak 14, 2015

İyi Pilav Yapamayanla Evlenilmez!


Daha dün içimden geçirmiştim eski erkek arkadaşımın sözünü...
''İyi pilav yapamayanla evlenilmez.'' demişti.
Hoş bana pilavı iyi yapamadığım halde defalarca evlenme teklif etmişti.
Ne çekti çocuk benim elimden!
Sanırım sonradan sonraya ben de çekmişim, takıntı olmuş, ne zaman güzel pilav yapsam bir gurur kaynağı yaratmak için kendime övgü almaya çalışıyorum.
(-''TANE TANE OLMUŞ DEĞİL Mİ?)

Neyse,
Kız arkadaşı; kumral sevmesine rağmen benim ilk zamanlarım gibi sarışın.
Baya ikiz sayılırız görünüşte.
Büyük ihtimal pilav yapmayı da bilmiyor.
Evlenmeye karar almışlar hatta.
İstikrara bayılıyorum..!
Son veda konuşması benim için fazla dramatikti.
Ama bu onun içini rahatlatma biçimiydi
Unutulmaz bir öğüt bıraktı ne olursa olsun ''Bana ne yaptıysan bir daha başkasına yapma!'' 
Eskiden kalma alışkanlıktan ''hak etmişsindir'' dedim.
Velhasıl Kelam ben güzel pilav yapıyorum artık, iyi yapıyorum da ne oluyor?
Kumral/Esmer sevdiğini iddia eden adam yine bir sarışınla evlenirse.
Sevgi ve saygı da pilavdan ağır geliyorsa...
Bahanelere sığınanlara inanmayın!
Kimse için değişmeye çalışmayın, sizi kabul eden her halinizle kabul etsin.
LadyNietzche


Kafka ve Oyuncak Bebek


Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.
Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:
“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.
Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…”
Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

May Benatar, Kafka & the Doll: The Pervasiveness of Loss,

Pazartesi, Aralık 22, 2014

Yargı


''Denize düşen yılana sarılır'' sözünü hiç sevmem hele ki, kimin kimden daha vefalı daha duyarlı olduğunu bilmeden yasanan ön yargıların esiri bir dünyada yaşıyorsak. Fakat öyle zamanlar olur ki, denizde boğulmak yılana sarılmaktan daha onurlu bir davranıştır. 
Sevgiler Lady Nietzsche

Çarşamba, Ağustos 27, 2014

Zıpkın


Sanırım bukalemun bile bir senede benden daha az renk değiştiriyordur.
Her hafta kendimce plan geliştirip hiç birini uygulamaya koymuyorum.
Son zamanlarda eve girene kadar hiç bir şey düşünmemeye çalışıyorum.
Bin türlü bahaneler bulup geç kalmalarımı uzatıyorum çünkü ne kadar geçse bir o kadar az kafa yoracağımı biliyorum.
Bazı sabahlar bir daha uyumamacasına uyanıyorum.
Tekrar yatmam için üzerinden iki gün geçmesi gerekiyor.
Uykumu uyutup, uykumu unutuyorum.
Gelen her eş, dost, arkadaş davetine gidiyorum. 
Ne kadar sıkıcı olsa da erteliyorum hayatı. 
Ben niye sadece topuk yüksekliği ile etek uzunluğu hakkında konuşan kızlardan olamadım diye hayıflanıyorum.
''Tatile çık'' diyorum kendi kendime.
Sadece bir şişe güneş yağı ve bir kaç güzel kitap.
''İşim var'' deyip oturuyorum.
Filtre kahve içiyorum artık sert içine hiç süt koymadan. 
Eskiden yumuşatılmış kahveleri severdim daha bir aklımı başıma getirsin istiyorum.
''Aptal olma Nes, Aptal olma bir daha sakın''
Çevremden aldığım enerjiyle bazen konuşurken şarkı söylüyor, yürürken dans ediyorum eve gelince geçiyor pek tabi yine.
Her gün yeni birisiyle tanışıyorum, hatta dün bir turist bana yol sordu onu alışverişe götürdüm. :)
Kırmamaya çalışıyorum beni yolda durduran genci ama patavatsızlık da bir yere kadar çekiliyor tabi.
''... hastanesinde doktorum yolunuz düşerse beklerim'' diyor. 
''Hasta olayım, hatta dur ben bir öleyim de öyle geleyim'' diye cevaplar geçiyor içimden.
Çocuk anlıyor mu artık bilemem ''yani tabi misafir olarak yani hasta olmayın tabi diye'' kekeliyor.
Gülümsüyorum :) Nezaketle ret ediyorum.

Tabi ısrarla istikrarı birbirine karıştıranlar da var. Telefonum çalıyor genelde o zaman izin istiyorum ve uzaklaşıyorum.
Yok, yok ben tahammülsüzüm bence.
Annem yalnız olmama yoruyor sıkıntımı klasik anneler gibi.
''Kızım sen aşk oku atmaya çalışıyorsun da senin attığın zıpkın o yüzden olmuyor.'' diyor.
''Peki Hakuna Matata'' deyip geçiştiriyorum.
Kardeşimin yorumu ise uykusuzlukla birleştirince ''Kızım yoksa sen üstün zeka falan mısın? Ne kıskanırım haa! Baya bozulurum yani niye ben değilim diye üzülürüm şahsen'' diyor. :)
İçimdeki sessizliği yayınlamak nasıl imkansızsa, kafamdaki binlerce kez sorgulayıp çözüme ulaştıramadığım şeylerde o kadar tehlikeli.
Halının altına iteleyip tozu saklamakla geçiyor ömrüm.
Hatta hayatım film olsa ismi ''kaçırılan fırsatlar ya da ertelenen hayatlar'' gibi bir şey olurdu kesin.
Her neyse, belki lazım olur diye size küçük kesin bilgi;
 ''Beyler güçlü kadından etkilenip, drama kraliçelerini tercih ediyormuş. 
Bana yaramayacak ama belki siz kullanırsınız.
Annemin ''Zıpkın'' teşhisi sanırım doğru. 
Ben ayrılıkta ya da yalnızlıkta çok iyiyim.
Sevgiler Lady Nietzsche





Çarşamba, Mart 26, 2014

Sevmekte yorulur




Sevmekte yorulur.
Defalarca sana anlatmak istediğim şey buydu aslında.
Bir elin hep kapının kulpunda olduğu için anlayamadın sen beni.
O kapıdan ne zaman çıkacağını bilmediğim için yoruldum.
Tıpkı dolabın kapağını açtığımda migrenimi dindirecek ağrı kesiciyi bulamayacağımdan korktuğum gibi yaşadım her şeyi.
Hiç bir şeyin garantisi olmayan bu dünyada, belki de garanti istemekti benimkisi.
Hep seninle sınanmaktan yoruldum aslında.
Çok sevdiğim o filmi izlerken ağlayacağımı bile bile tekrar izlemek gibi.
''Bir daha izleme demiştin sen bana, yorulmadın mı hala?''
''Film bunlar gerçek hayatta yok öyle şeyler takılma bu kadar.''
Haklıydın aslında.
Şimdi o filmi seyretmememin sebebi, onu sevmekten yorulduğumu anladığımda bitti.
Bir film sahnesiydi hepsi.
Tıpkı senin gibi...
Lady Nietzsche




Cumartesi, Ocak 18, 2014

İşte Yeniden Başlıyorum Sevgili Hayat!





''Ben her şeyi geç yapmışım'' dedi kadın...
''Yürümeyi, konuşmayı, anlamayı.
Doğduğum anda, çıktığım o karanlıktan itibaren her şeyi reddetmişim...
''Kuralların başlangıcı doğum tarihimizdir'' demişti bir yazar.
Ben aslında kuralları olan bu dünyayı kabul etmemişim.
Doğmadan önce gözlerimiz kapalıdır ya.
Ben gözlerimi açmayı istememişim.
Yürü demişler, konuş demişler, anladın mı diye sormuşlar.
Bir tepki beklemişler.
Tepkimin hayata karşı olduğunu bilememişler.
Yürümüşüm, konuşmuşum, anlamışım zamanla.
Anladıkça üzülmüşüm, konuştukça acıtmışım, yürüdükçe kaybolmuşum. 
Tam bir şeylerin iyi gideceğine inandığım zaman aklım bana oyunlar oynamış.
Cevabını hiç bir zaman bulamayacağım düşünceler belirmiş kafamda...
Dibe vurmuşum...
 O zaman anlamışım, anlamayı öğreten hayat anlaşılır olmayı öğretmemiş bana...
 Piyanonun üzerindeki çok da etkili olmayan siyah tuşlarına benzetmişim kendimi.
Beyaz tuşları olmayan bir piyanodan anlamlı bir ses nasıl çıkar ki?

İşte bu yüzden yeni baştan başlıyorum  hayat.
Senin bana belirlediğin doğum tarihinden, belirlediğin o kurallardan itibaren değil; kendimi bulduğum zamandan başlıyorum.
Farkındalığımın arttığı, çok anlamanın bir işe yaramadığını ve anlaşılmadıkça konuşmanın çok da değerli olmadığını, hiçbir yere ait hissetmediğim için bir yere varmanın da çok da önemli olmadığını öğrendiğim zaman.
İste yeniden başlıyorum...
Tam da şu an, bu sene ön yargıları görmezden gelerek, senin değer yargılarını hiçe sayarak, beyaz tuşların da siyah tuşlar olmadığı sürece çok da önemli olmadığını anlayarak.
Yoluma devam ediyorum...
Belki bu sefer sen benden bir şeyler öğrenirsin sevgili hayat!!

Sevgiler Lady Nietzsche







Cumartesi, Kasım 23, 2013

Aynı Yöne Bakabilmek...







 İnsanları Birbirine Yakın Kılan Ortak Acı, Ortak Hüzün, Ortak Mutluluklardır.
Aslında Bazı Şeyler O Kadar Basittir Ki Aynı Yöne Bakmayı Denemeden Bilemezsiniz... Nes

















               

Salı, Kasım 06, 2012

Hayat Senin Aynan...


Hayat senin bir aynan , aynaya nasıl bakarsan kendini öyle



görürsün kendini...




Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden bir kız varmış.
Hayat, ona göre, çok kötüymüş ve sürekli savaşmaktan,
mücadele etmekten yorulmuş! Bir problemi çözer çözmez, bir
yenisi çıkıyormuş karşısına.
Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan
babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlenmiş. Bir gün onu
mutfağa götürmüş. Üç ayrı cezveyi suyla doldurmuş ve ateşin
üzerine koymuş. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca,
bir cezveye patates, diğerine yumurta, sonuncusuna da kahve
çekirdeklerini koymuş.
Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başlamış.
Kızı da hiçbir şey anlamadığı için seyrediyor ve sonunda
karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyormuş.
Bir ara sabırsızlanmış, daha ne kadar bekleyeceklerini sormuş.
Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermemiş.
Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi kapatmış.
Birinci cezveden patatesi çıkarmış ve bir tabağa koymuş,
ikincisinden yumurtayı çıkarmış, onu da bir tabağa koymuş.

Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşaltmış.
Kızına dönerek sormuş:
"Ne görüyorsun?"
"Patates, yumurta ve kahve" diye alaylı bir cevap vermiş kızı.
"Daha yakından bak bir de" demiş babası, "patatese dokun."
Kız denileni yapmış ve patatesin yumuşadığını söylemiş.
"Aynı şekilde, yumurtayı da incele." demiş.
Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını görmüş.
En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söylemiş.
Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir
gülümseme yayılmış. Ama yine de bütün bunlardan bir şey
anlamamış:

"Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?" Babası, patatesin

de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı
yaşadıklarını anlatmış.
Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar
suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüş.
Yumurta ise çok kırılgan. Ama kaynar suda kalınca,

yumurtanın içi sertleşmiş, katılaşmış.

Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde
kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve
ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.
"Sen hangisisin?" diye sormuş kızına. "Bir sıkıntı kapını
çaldığında nasıl tepki vereceksin? Patates gibi yumuşayıp
ezilecek misin?. Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın?.
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın
duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat
katmasına izin mi vereceksin?"

Yaşamda önemli olan hangisi gibi olmaya çalıştığımızdır..
Yaşam denilen zorlu imtihan sürecini , hayatta kalmaya çalışan bir
medeniyetin hoş ve ışıltılı bu renkli servetinde kolaylaştırmaktır…!
Yeter ki içinde iyilik, dürüstlük, doğruluk ve yaratıcılık olsun…


Eylül 2011 www.evosangels.com yazımdan

Öne Çıkan Yayın

Sevmekte yorulur

Sevmekte yorulur. Defalarca sana anlatmak istediğim şey buydu aslında. Bir elin hep kapının kulpunda olduğu için anlayamadın sen ...