Cuma, Kasım 17, 2017

Büyümek Çok da Güzel Değilmiş


Büyümek Çok da Güzel Değilmiş


 Çocuklukta doğum günleri mutluluk verir insana, büyüyorsundur. Mesela reşit olmanın ayrıcalık olduğunu düşünürsün zannedersin ki artık kendi kararlarını alacak kadar büyümüşsündür. Kendi işini yapabilecek, evlenebilecek ve hatta karşındakilere kafa tutacak kadar büyük. Üniversitede okuyacağın bölümü seçecek kadar kendini tanımıyorsundur oysa, sonradan fark edersin hayat seni farklı yollara savurduğu zaman. Gerçi kimileri şanslıdır istisna diyoruz biz bu duruma. Okuduğu bölümle, ya da para kazandığı işle, sevdiği iş aynı olan, keyif alan kaç kişiyi tanıyoruz ki? şu hayatta. Büyük lüks değil mi?  Veya hastalıkla boğuşup yaşınız kaç olursa olsun sevdiğimiz birini kaybedip de dünyası alaşağı olmayan var mıdır?  
 Ama her şeye rağmen geleceğe dair güzel umutlarımız vardır, hayat devam ediyordur, iyi bir hayat kurabileceğimize inandığımız ve hayal aleminde savrulup durduğumuz bir süre olarak geçer çoğu zaman. Gençsindir; her şeye hakkın var gibi görünür ama tüm bu haklara sahip olduğun zaman çocukluğunda kalmıştır. Bunu fark ettiğinde ise hep bir uçurumdan düşüyorum duygusuyla; gelecek kaygısı, mutlu olmaya ya da başarılı olma vs. gibi arzularla, her karşılaştığın insana, içine girdiğin her çevreye acaba burada tutunabileceğim bir dal, güvenebileceğim bir insan var mı? diye bakarsın. İnanmak istersin, güvenmek.
Olgunlaştıkça küçük vesveselerin başlar, inancın kırılır ve her yıl daha da artar, kadınsan toplum baskısı altında kalırsın, erkeksen iş bulma ya da başarısız olma kaygısı vs… Hayat seni durmadan hiç bilmediğin yerlere savurur ve şimdi buradan başla der ve bazen bir bakmışsın ilk başladığın yere geri dönmüşsündür.
‘’Büyümek çok da güzel değilmiş’’ der ve Uyanırsın! Hayatın bir daha asla eskisi kadar güzel olamayacağını düşünürsün. Farkındasındır, farkındalığın yüzünden sarhoş bile olamamaya başlarsın. Hayat seni hep hayallerin ve korkularınla sınar ve bu ölene dek devam eder. Hiç bitmeyen bir kısır döngüye hapsolmuş hissedersin. İşte en çok böyle zamanlarda aklıma o çok sevdiğim annemin anlattığı hikaye gelir.

  Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden; her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu. Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi. Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. 20 dakika sonra birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı… Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı kaynar suyun içinde kaldıklarını ama, farklı tepkiler verdiğini söyledi. Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içinde güçten düşmüştü. Kırılgan yumurta ise, kaynar suyun içine girince güçlenip, katılaşmıştı. Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. "Sen hangisisin?" diye sordu baba kızına: "Sıkıntıya düştüğünde ne tepki vereceksin? Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi kalbini mi katılaştıracaksın? Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin?
 Hayat seni hep hayallerin ve korkularınla sınar ve bu ölene kadar devam eder. Peki bu hayat yolunda sen hangisisin?  
Vagon dergi Temmuz sayısı Nesrin Karyaldız

Çarşamba, Kasım 15, 2017

Koca bir ömür 36 Yıla Sığar mı? Orhan Veli'nin Anısına



 İyi Kİ Doğdun Güzel Adam

Tental azabı diye Mitolojide yer alan bir azap biçimi vardır. (Zeus’un oğlu Tentalos, Olimpos tanrıları tarafından cezalandırılır. Tentalos’u Hades'in göllerinden birine yerleştirirler. Çenesine kadar suyun içindedir ama içmeye kalktığında su çekiliyor ve sadece üzerine bastığı zemin kalıyordur. Ayrıca başının üzerinde binbir çeşit meyve asılıdır ama o elini her uzatışında çıkan bir yel dalları savurarak meyveleri ondan uzaklaştırır. Ona verilen, kuru bir boğaz ve aç karınla sonsuza dek yiyecek içeceğin içinde yaşama cezası "Tantalos işkencesi" diye anılır.) İşte o azabı o günkü haline tercih eden, sevgilisinden ayrı kalmaktansa bu işkenceyi çekmenin daha az ızdırap vereceğini söyleyen kişi Orhan Veli’den başkası değildir.
 Monogam şair, 36 yıllık hayatının son 10 senesini Nahit hanıma sonsuz bir bağlılıkla geçirmiş. Geç bunları anam babam geç bunları diyen bu tatlı adam Nahit hanımdan vazgeçememiştir. Aşk’ın Piraye’sini Vera’sını Karadut’unu her türlü halini okusak da sadece bir insana karşı duyulan, tüm zorluklara rağmen istikrarla devam eden bu muhteşem sevgiyi, aşkı, saygıyı, sadakati, böylesi naif, sabırlı ve güzel sevgiyi anlatmaya benim kelimelerim yetmeyebilir. Boğaziçi denince aklımıza ‘’Boğaziçinde bir Garip Orhan Veli, İstanbul aşığı Orhan Veli gelse de,  gerçeğinde Orhan Veli Ankara’daki sevgiliye böyle seslenir ‘’Benim için güzel şehir çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir ve senin bulunmadığın şehir diye bir şey var’’ Parasızlıktan, sevgilisinin yanına gidemeyen ve hatta bazen mektup yollayacak durumu bile olmayan Orhan Veli böyle yakarır ‘’ Daha uzun zaman birbirimizi görmeden yaşamaya mahkum olduğumuzu düşünmenin ne biçim bir şey olduğunu tasavvur edebiliyor musun? Kaderleri ta başlangıçta ayrılmış, her biri ayrı birer kıtada kalmış iki eski sevgilinin ömürlerinin sonunda birbirinden haber alması gibi. Sen bundaki acılığı duymuyor musun? Ben çok duyuyorum. İradelerimiz bundan ileriye geçemiyor demek. Ne zayıf mahluklarmışız…’’ Bir aşkı iki kişilik yaşamış şair; beklentisiz, sonsuz bir sabır, sonsuz bir muhabbetle, hem de çok az görerek ve de tüm kusurlarını severek… ‘’Günümüzdeki gibi sosyal medya hesapları sayesinde, haberleşmek bu kadar kolay olsaydı böyle uzun sürer miydi bu sevgi? Daha hızlı tüketmezler miydi?’’ diye de sormadan edemiyorum, o da başka bir yazı konusu tabi…
 Nedense her Nisan beni bu güzel havalar mahvetti diye içimden geçirir, gökyüzüne Dalgacı Mahmut maviye boyamış mı? diye bakarım,  Aşiyan’dan geçerken öldüğünde cebinde bulunan, fakat yarım kalan Aşkın Resmi Geçit’ini mırıldanır selamımı verip geçerim… Hayatımıza kattığı şiirlere ve Türkçemize kattıklarına bir saygı duruşudur… Nisan’dır benim için Orhan Veli doğduğu aya minnet ederim.
 Çoğumuz bilmeyebiliriz ama sadece 36 yıllık kısacık yaşamında, çocukluğumuzdan itibaren bize dokunmuştur. La’ Fontaine masallarını Türkçe’ye çevirerek.  Öldüğünde cebinde sadece 28 kuruş olan şair bu kadar yokluğa rağmen dik bir duruş sergileyerek Anti-demokratik hava nedeniyle önce Ankara Ptt Genel Müdürlüğünden, sonradan atanan ‘‘okumayı’’ sevmeyen o zamanın Milli Eğitim bakanı yüzünden de Meb Tercüme bürosundan istifa etmiştir. Ve bir mektubunda bunu açıkça dile getirmiştir. ‘’Tercüme bürosunu, kabine kurar gibi yeniden teşkil edeceklermiş. Mesele bir insanın gidip yerine başkasının gelme meselesi olsa bu hadiseyi hiç mühimsemem. Ama değil! Değişiklik, bir zihniyet değişikliği. Göreceksin Maarif teşkilatını pek kısa zamanda bir faşist teşkilatı haline gelecektir’’. Tarihin tekerrürden ibaret pek tabi.
  Eski köprüleri atarak yeni şiire sayfa açtı, hece, aruz ölçülerini kullanmayı reddetti. Kafiyeyi ilkel, mecaz, teşbih, mübalağa gibi edebi sanatları “gereksiz” buldu.  Bu yenilikçi tavrı nedeniyle onu anlayamayan dar kafalıların tepkisini çekti. Oysa sadece Sabahattin Eyüpoğlu’nun dediği gibi ‘O’ Türkçeyi insanca söylemesini biliyordu.’’
 Hatta Cemal Süreya, Orhan Veli’nin kısa yaşamı içinde ona karşı ne kadar “ilkel” davranıldığını anlatırken; “Yıllarca onun girişimlerine dudak bükenlerin, onunla eğlenenlerin, o girişimi değerlendirmeleri, içlerine sindirmeleri için bir hafta çok kısa bir süre değil mi acaba?”
‘’Aslında bu “yeni” olan her şeye karşı muhafazakâr toplumların geleneksel kadersizliği!’’ demişti…
   Kasım 1950’de Ankara’daydı, ince yapılı genç adam, aklına ve dilinin ucuna sözcükleri yüklemiş, yolda yürürken belediyenin açmış olduğu çukuru görmedi ve düştü. Başından yaralandı aldırmadı, çünkü sevdiği kadın İstanbul’daydı oraya döndü ve yemek yerken olduğu yerde yığılıp kaldı. 14 Kasım’da hastaneye gittiklerinde yanlış teşhis koydular oysa beyin kanaması geçiriyordu… O gece hayata gözlerini yumdu 36 yaşındaydı. Yüreğinde sevdiği kadın ve cebinde 28 kuruş vardı.
  Ve o günden bu yana görüyoruz ki Türkiye’de değişen pek bir şey yok. 2013 14 Kasım’da  11 yaşındaki bir çocuk belediyenin açtığı çukura düşüp ölüyor. Yine çalıştığımız iş yerlerinde Anti- demokratik havayla karşı karşıya geliyoruz, geçim derdi çekiyoruz, işsiz kalıyoruz… Sonra ne mi oluyor? Yaşarken haksızlık yaptığınız, adaletsiz davrandığımız kör ölüyor badem gözlü oluyor… Bu devirde bazen o da olmuyor da neyse…
 Orhan Veli’yi bize hatırlatacak pek çok şey vardır. Onun zengin dili, genç kalemi, hınzır bakışı, dalga geçişi, hüzünlendiren, coşkuya boğan dizeleri bizimle hala…
 İyi ki Doğdun Güzel Adam!


VAGON DERGİ NİSAN SAYISI Nesrin Karyaldız

Cuma, Ekim 20, 2017

Bazı İnsanlar Sadece Fotoğraflarda Güzel


Eski fotoğraflara denk geldim dün, kendimi ararken kaybolup kaybolup durduğum zamanlara, kırılma noktalarıma baktım. ''Sahiden o zaman neler olmuştu da ben bu insanlarla bir araya gelmiştim.'' dedim. ''Benim burada ve bu insanlarla ne işim var sorusunu onlarca kez zihnimde sorduğum anlara geri döndüm. Dost gibi görünen ve benim için artık bir yabancıdan farksız olanlarla (hatta size diyeyim ki dışarıdaki zararsız yabancıları bile onlardan daha çok sevebilirim) birlikte aynı karedeydim. O günün sonunda şunu öğrendim tüm yanılgılarınıza ve üzüntülerinize rağmen sizi seven her halinizle seviyor. Geçmişimi kucaklamıyorum ama siz olmasanız daha az farkındalıklı bir hayat yaşayacaktım. Sevildiğim yerin neresi olduğunu hiç bilemeyecektim, Kitaplara bu kadar bağlanmayacak onlarla zihin açıcı sohbetler edemeyecektim, aşkı büyük lüks avmlerin veya semtlerin publarında restoranlarında arayacaktım. Dostun mutluluğunuzla mutluluk duyan mutluluğunuzu isteyen, sadece senin acılarından beslenmeyen insan olduğunu fark edemeyecektim. Bu kadar fazla film izlemeyecek asıl olan kendimi hiç aramayacaktım. Her şeyden önemlisi yazı yazmayacaktım . 
Ne istediğini bazen bilememek biz insanların laneti ama en azından artık neyi istemediğimi biliyorum. Bu bile dünyaya değer. 
O eski başına buyruk beni özlüyorum, ''daha masum, daha insana dair inançlı, daha güçlüymüşüm'' diyorum ama biliyorum ki geçmişi değiştiremezsin yalnız onlardan ders alabilirsin.
O yüzden bazı insanlar ve mekanlar sadece Fotoğraflarda güzel...
Herkes yerinde sağ olsun! LADY NIETZSCHE


Öne Çıkan Yayın

Sevmekte yorulur

Sevmekte yorulur. Defalarca sana anlatmak istediğim şey buydu aslında. Bir elin hep kapının kulpunda olduğu için anlayamadın sen ...