edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ocak 27, 2022

Bazı İnsanlar ve Mekanlar Sadece Fotoğraflarda Güzel


 Eski fotoğraflara denk geldim dün, kendimi ararken kaybolup, kaybolup durduğum zamanlara, kırılma noktalarıma baktım. ''Sahiden o zaman neler olmuştu da ben bu insanlarla bir araya gelmiştim?'' dedim.    ''Benim burada ve bu insanlarla ne işim var sorusunu onlarca kez zihnimde sorduğum anlara geri döndüm.  

 Dost gibi görünen ve benim için artık bir yabancıdan farksız olanlarla (hatta size diyebilirim ki dışarıdaki zararsız yabancıları bile onlardan daha çok sevebilirim) birlikte aynı karedeydim. 

 Geçmişimi kucaklamıyorum ama siz olmasanız daha az farkındalıklı bir hayat yaşayacaktım. 

Kitaplara bu kadar bağlanmayacak onlarla zihin açıcı sohbetler edemeyecektim. Hatta belki aşkı bile büyük lüks avmlerin veya semtlerin mekanlarında, restoranlarında arayacaktım. 

 Dostun; mutluluğunuzda da yanınızda olan ve bundan mutluluk duyan ve tüm içtenliğiyle mutluluğunuzu isteyen, sadece sizin acılarınızdan beslenmeyen insanlar olduğunu fark edemeyecektim.  Bu kadar fazla film izlemeyecek ''gerçek'' olan kendimi hiç aramayacak, kendimle yalnız kalmanın büyük bir lüks olduğunu bilmeyecektim. Her şeyden önemlisi yazı yazmayacaktım...

 Ne istediğini bazen bilememek biz insanların laneti ama en azından artık neyi istemediğimi biliyorum. Bunların hiç biri benim gerçeğim değil, belki hiç olmadı da, ben bu oyunun içinde uyum sağlamaya çalıştım. Kendini tamamlayamamış insanların nabza göre şerbet veren, aslında hiç de olmadıkları, sadece ''gibi'' göründükleri sohbetlerinin içine girdim.

Evet o eski başına buyruk beni özlüyorum, ''daha masum, insana dair daha inançlı, daha güçlüymüşüm'' diyorum ve biliyorum ki geçmişi değiştiremezsiniz yalnızca onlardan ders alabilirsin.

          O yüzden bazı insanlar ve mekanlar sadece Fotoğraflarda güzel... 

Herkes yerinde Sağ Olsun! 

LADY NIETZSCHE

 

Cumartesi, Aralık 25, 2021

Kayıtsızlık

  


Devlerin Kavgası

  Alçak gönüllü ya da gururlu insanlar arasında geçen hayat, bana yaşamın gerçek ve bir anlamı olduğunu düşündürürdü eskiden. Tabi bunun da ayırımları olduğunu çok sonraları fark edebildim. 

 Bu alçak gönüllü gururun aslında aşağılık komplekslerinden gelen, bize yansıttıkları bir yanılgıdan ibaret olduğunu bilemezdim... 

  Klasik söylenen bir söz vardır, ''insanoğlu kocaman bir hayal kırıklığıdır'' aslında derler. 

Beklentiyi ne kadar azaltırsanız azaltın, siz her zaman kendiniz gibi görmeye meyillisinizdir karşınızdakini. Bu bir beklenti değildir oysa, olması gerekendir, siz olması gerekeni yaparsınız fakat bir gün gelir sizi yanıltmayan parmakla sayılabilecek bir avuç insan kalır yanınızda.

O zaman fark edersiniz ki, ellerine ufacık bir iktidar, ufacık sizi ezebilecek bir durum söz konusu olduğunda hiç de gözünüzün yaşına bakmaz dışarıda kalanlar. 

 Bu herkes olabilir, bir filozof, bir felsefeci dahil, herkes. Hayat yanıltıcıdır, insan yanıltıcıdır, dünya yanıltıcıdır, gelip geçen iktidarlar yanıltıcıdır ama vicdanlar rahatsızsa, yani ilahi adalet denen şey ucundan biliniyorsa, haksızlık yapan kişilerin itirafları da kaçınılmazdır. Yüzsüzler devam eder, kompleksliler gurur yapar.

 Ben gerçek yaşamın kitap severler ve kitaplar arasında olduğunu düşünürdüm mesela ama bir yerde okumuştum. Sartre, Albert Camus'yle ortalık bir yerde tartışır. Onu aşağılar, yoksul olmasıyla dalga geçer, ''entelektüel camianın onu bir filozof olduğunu düşünmediklerini söyleyip durur.'' 

 Varoluşçu filozofların dehası Sartre ''ben burjuvayım oysa sen fakirsin, ben gerçek bir Fransızım, sen felsefeyi Cezayir'de okudun, bense Sorbone'da okudum gibi kıyaslamalarla küçümser. 

 O gün Combat gazetesinden atıldığını ve beş parasız kaldığı hakkında tek bir söz söyleyemez dertleşemez bile Camus. Verdiği tek cevap, gülümsemek olur. Sonra da sırtını dönüp arkasına bakmadan gider. Camus'nin gerçeği bunlardan hiç biri değildir. Kimilerine göre keskin bir çizgi gibi görünen şey Camus'un kayıtsızlığıdır. Aslında yaptığı kıskanılacak bir harekettir. Toplumdan onay almış olmak, onun için değerli değildir. Onaylanma kaygısıyla yaptığımız hatalara izin vermez. Sessiz bir baş kaldırıdır ama derinliği olmayan kimse anlamaz. Yalandan hikayeler yazmaz, ben buyum diye şov yapmaz, tek kelime etmez. Gülümser ve gider. Hayran kalınası bir davranıştır. 

 Sartre'ı da suçlayamam, bazı fiziksel özelliklerinden dolayı hayatı boyunca bir tek annesinin onu seveceğini sanır, o da onu başka bir adam için terk eder. Bence onaylanma duygusu o zamandan başlar ki bir felsefecinin yapmaması gereken bir davranıştır. Travmaları psikologlar tedavi eder, felsefeciler değil. Onlar sadece yaşadıkları acının dışa vurumudur ama kendileri uygulayamadığı için empati de çok da güzel bir şey değildir. 

   Camus'ye göre insan dünyaya uyumsuz, saçma, rastgele ve sıradandır. Akıl dışı ve bilinmezdir. 

 İnsanlar bilinmezliği sevmeyip, bilineni de hor görürler. Şımarıklaşırlar, laubalileşirler bazen çirkinleşirler.

  Zamanında kitabıma eklemek istediğim bir yazı vardı, sanırım bu konuya biraz anlam katıyor. 

İnsan kendine benzemeyeni sevmez. 

Kendine benzeyenden korkar. 

Kendine benzeyenle yarışır, 

Kendine benzemeyenle çatışır. 

Kendine benzemeyeni yargılar, 

kendine benzeyeni azarlar.

Kendine benzemeyenin ne yapacağını bilmez

Kendine benzeyenin de ne yapacağını o kadar iyi bilir ki ona karşı hiç bir zaman dürüst olamaz.

Nietzsche den bir alıntı yaparak kapamak isterim. ''Herkes benden bahsediyor ama gerçekte beni tanıyan yok'' 

İyisiyle, kötüsüyle kendini tamamlayamamışlara gelsin. Bu ara yine midem bulanıyor, dünya sağ olsun...

Nesrin Karyaldız











(telif hakkı yazara aittir)


 

Salı, Aralık 21, 2021

ZAMAN

 



   Bazı psikologlara göre ''zaman'' kavramı insanı iyileştiren bir güç. 

Haliyle aklıma takılıyor  ''zaman'' insanı; o zaman içerisinde törüpülüyor mu? 

Keskinleştiriyor mu? 

  ''Zamana bırak, zaman her şeyin ilacıdır'', durum çıkmaza girdiğinde kendimizi teselli ettiğimiz, avuttuğumuz yegane şeylerden biridir bu kavram.

 Biliriz ki 'o zaman' gösterecektir adaletini, çünkü herkes kendi hikayesinin masumudur...

 İyiye de zaman, kötüye de zaman... Oysa hayatın bir dengesi ve adaleti vardır bunu sadece zamanla ölçemeyiz. 

 Sorarım size 'zaman' nasıl başaracaktır onca gücün başaramadığını?

 Zaman sadece bizden alıp götürdükleridir, genelde insandan götürür, öğretir, öğrenmeyene de verilen sonsuz gibi gelen, oysa ölene kadar sürecek bir alandır.

 Zaman; hikayesinin  masumu olduklarına inananların cezasıdır oysa, değer bilmezliklerinin, yanılgılarının toplamıdır. 

 Bazen hafifleme, bazen de ağır bir yük olarak taşırız ''zamanında'' yaşadıklarımızı. Ön yargı oluşturan zaman, inanmamamıza sebep olan yine zaman. 

 Tahammülsüzlüklerimizi pekiştirir, çoğu kez de kıyas yaptırır, zamanında yaptıklarımızın, yapmadıklarımızın, cesaret edemediklerimizin pişmanlığıdır.

 Gerçek olan şey, zamana rağmen, bunlardan yaralanmadan başardıklarımız ve başarıp sonuca vardığımızda da o günlerde yaşananlardan dolayı, kendi değerimizi bilmememizdir.

Tabi farklı tip insanlar da vardır, zaman onların da lehine işler fakat geldikleri noktayı, sindirememişlikleri, sonradan görmüşlüklerini göze sokan, midemizi bulandıran da zamanın ta kendisidir. 

 Yıllarımız böyle akıp geçer, elbette ömrümüz de öyle... 

 İşte artık, o süreçte bırakırsın zamanı acı içerisinde. Mutlu anlarımızı da, mutsuz anlarımızı da çalıp giden teselli bulduğumuz zamandır o.

 Sen bırakmak istemesen de geçip gidecek olan tek şeydir... 

Geçen tek şey aslında 'o'dur, bir de varlığınız...

 ''Zamanı gelmemişti dersiniz, doğru zamanda yanlış insan ya da yanlış zamanda doğru insan'' dersiniz bahanelerimize en güzel kılıfı bulduğumuz yerdir o güvenli sandığımız alan.

  Zaman sadece geçmişte yaptığımız şeyleri sorgulama, belki yetmiş yaşına geldiğimizde, yaşadıklarımıza ve yaşayamadıklarımıza hayıflanmaktır. 

 Beni yanlış bulabilirsiniz, yoruma her ne kadar açık bir konu olsa da, aslında zamanla değişen bir şey yoktur, hep aynı sahneyi bilinçsizce bir başkasıyla tekrar, tekrar yaşar durursunuz, zamanında hiç yaşamamış gibi. Aslolan akıl ise aldatıcıdır, zamanın unutturduğunu düşünüp hep aynı hatayı yaptırır, fark etmediğinizde.

 Senden önce ve sonra da, kendini teselli ettiğin zamanları bir başkaları da yaşıyor ya da yaşamakta tüm bu insanların tek ortak noktasıdır ''zamanın tesellisi''.. 

  Her şey geçer doğru; travmalarla, mutluluklarla, hüzünlerle, kayıplarla geçer, sen bile geçersin değişmeyen tek şey zamanın sana hiç sormadan ilerlemesidir. 

Şimdi arkamıza yaslanıp kendimize zaman verelim nasıl olsa öleceğiz...

Nesrin Karyaldız..


ps: yıllar olmuş buraya yazmayalı özlemişim hem sizi hem ''zamandaki kendimi''

  


Pazartesi, Aralık 03, 2018

ÇATI KONUŞMASI



İnanın bana söyledikleriniz benim hiç ilgimi çekmiyor. 
Ben; cümlelerinizin bana ne hissettirdiğine, beni heyecanlandırıp heyecanlandırmadığına bakıyorum.
Bunlar yoksa açıkçası söyledikleriniz bana pek bir şey ifade etmiyor.
Bana kendimi iyi hissettirmiyor.
Öyle değilmişim gibi davranmak zorunda kaldığım durumlar sadece mecburiyet hissinden.
Kusursuz birisiymişim GİBİ davranmanıza da ihtiyacım yok.
İhtiyacım olan tek şey bana kılavuzluk yapacak bir cümle o da konuştuklarınıza bakılırsa sizde de yok.
Hem kim kime kılavuzluk edebilir değil mi? Kendiyle çelişenler ordusuyuz.
 Ama bizi ayıran çelişkilerimizin farkı.
 Siz işine geldiği gibi konuşanlar, kendilerine hak gördüklerini bir başkasına haram sayanlar çelişkileriyle ne verebilir ki bana?
Bizi ayıran o ince vicdan çizgisine gelince ben de çelişirim elbette ama sizin bildiğinizden
pek farklı. Ben söylediğim şeylerin yarısını savunmak yarısını da yerin dibine batırmak isterim.
İşte bunların hepsi fazla empati yapmaktan ileri geliyor. 
Kırılganlık, naiflik, utanma duygusu yani insan olmanın temel ihtiyacı hani sizin aklınızın ucundan geçmeyen, geçse de vicdanınız sesinden çok kapı gıcırtısı yerine koyduğunuz.
Hani şu işine geldiği gibi konuşan sizler şimdi söyleyin bana, benim hayatıma nasıl doğru bir cümle katabilirsiniz? Lady Nietzsche 




Çarşamba, Kasım 15, 2017

Koca bir ömür 36 Yıla Sığar mı? Orhan Veli'nin Anısına



 İyi Kİ Doğdun Güzel Adam

Tental azabı diye Mitolojide yer alan bir azap biçimi vardır. (Zeus’un oğlu Tentalos, Olimpos tanrıları tarafından cezalandırılır. Tentalos’u Hades'in göllerinden birine yerleştirirler. Çenesine kadar suyun içindedir ama içmeye kalktığında su çekiliyor ve sadece üzerine bastığı zemin kalıyordur. Ayrıca başının üzerinde binbir çeşit meyve asılıdır ama o elini her uzatışında çıkan bir yel dalları savurarak meyveleri ondan uzaklaştırır. Ona verilen, kuru bir boğaz ve aç karınla sonsuza dek yiyecek içeceğin içinde yaşama cezası "Tantalos işkencesi" diye anılır.) İşte o azabı o günkü haline tercih eden, sevgilisinden ayrı kalmaktansa bu işkenceyi çekmenin daha az ızdırap vereceğini söyleyen kişi Orhan Veli’den başkası değildir.
 Monogam şair, 36 yıllık hayatının son 10 senesini Nahit hanıma sonsuz bir bağlılıkla geçirmiş. Geç bunları anam babam geç bunları diyen bu tatlı adam Nahit hanımdan vazgeçememiştir. Aşk’ın Piraye’sini Vera’sını Karadut’unu her türlü halini okusak da sadece bir insana karşı duyulan, tüm zorluklara rağmen istikrarla devam eden bu muhteşem sevgiyi, aşkı, saygıyı, sadakati, böylesi naif, sabırlı ve güzel sevgiyi anlatmaya benim kelimelerim yetmeyebilir. Boğaziçi denince aklımıza ‘’Boğaziçinde bir Garip Orhan Veli, İstanbul aşığı Orhan Veli gelse de,  gerçeğinde Orhan Veli Ankara’daki sevgiliye böyle seslenir ‘’Benim için güzel şehir çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir ve senin bulunmadığın şehir diye bir şey var’’ Parasızlıktan, sevgilisinin yanına gidemeyen ve hatta bazen mektup yollayacak durumu bile olmayan Orhan Veli böyle yakarır ‘’ Daha uzun zaman birbirimizi görmeden yaşamaya mahkum olduğumuzu düşünmenin ne biçim bir şey olduğunu tasavvur edebiliyor musun? Kaderleri ta başlangıçta ayrılmış, her biri ayrı birer kıtada kalmış iki eski sevgilinin ömürlerinin sonunda birbirinden haber alması gibi. Sen bundaki acılığı duymuyor musun? Ben çok duyuyorum. İradelerimiz bundan ileriye geçemiyor demek. Ne zayıf mahluklarmışız…’’ Bir aşkı iki kişilik yaşamış şair; beklentisiz, sonsuz bir sabır, sonsuz bir muhabbetle, hem de çok az görerek ve de tüm kusurlarını severek… ‘’Günümüzdeki gibi sosyal medya hesapları sayesinde, haberleşmek bu kadar kolay olsaydı böyle uzun sürer miydi bu sevgi? Daha hızlı tüketmezler miydi?’’ diye de sormadan edemiyorum, o da başka bir yazı konusu tabi…
 Nedense her Nisan beni bu güzel havalar mahvetti diye içimden geçirir, gökyüzüne Dalgacı Mahmut maviye boyamış mı? diye bakarım,  Aşiyan’dan geçerken öldüğünde cebinde bulunan, fakat yarım kalan Aşkın Resmi Geçit’ini mırıldanır selamımı verip geçerim… Hayatımıza kattığı şiirlere ve Türkçemize kattıklarına bir saygı duruşudur… Nisan’dır benim için Orhan Veli doğduğu aya minnet ederim.
 Çoğumuz bilmeyebiliriz ama sadece 36 yıllık kısacık yaşamında, çocukluğumuzdan itibaren bize dokunmuştur. La’ Fontaine masallarını Türkçe’ye çevirerek.  Öldüğünde cebinde sadece 28 kuruş olan şair bu kadar yokluğa rağmen dik bir duruş sergileyerek Anti-demokratik hava nedeniyle önce Ankara Ptt Genel Müdürlüğünden, sonradan atanan ‘‘okumayı’’ sevmeyen o zamanın Milli Eğitim bakanı yüzünden de Meb Tercüme bürosundan istifa etmiştir. Ve bir mektubunda bunu açıkça dile getirmiştir. ‘’Tercüme bürosunu, kabine kurar gibi yeniden teşkil edeceklermiş. Mesele bir insanın gidip yerine başkasının gelme meselesi olsa bu hadiseyi hiç mühimsemem. Ama değil! Değişiklik, bir zihniyet değişikliği. Göreceksin Maarif teşkilatını pek kısa zamanda bir faşist teşkilatı haline gelecektir’’. Tarihin tekerrürden ibaret pek tabi.
  Eski köprüleri atarak yeni şiire sayfa açtı, hece, aruz ölçülerini kullanmayı reddetti. Kafiyeyi ilkel, mecaz, teşbih, mübalağa gibi edebi sanatları “gereksiz” buldu.  Bu yenilikçi tavrı nedeniyle onu anlayamayan dar kafalıların tepkisini çekti. Oysa sadece Sabahattin Eyüpoğlu’nun dediği gibi ‘O’ Türkçeyi insanca söylemesini biliyordu.’’
 Hatta Cemal Süreya, Orhan Veli’nin kısa yaşamı içinde ona karşı ne kadar “ilkel” davranıldığını anlatırken; “Yıllarca onun girişimlerine dudak bükenlerin, onunla eğlenenlerin, o girişimi değerlendirmeleri, içlerine sindirmeleri için bir hafta çok kısa bir süre değil mi acaba?”
‘’Aslında bu “yeni” olan her şeye karşı muhafazakâr toplumların geleneksel kadersizliği!’’ demişti…
   Kasım 1950’de Ankara’daydı, ince yapılı genç adam, aklına ve dilinin ucuna sözcükleri yüklemiş, yolda yürürken belediyenin açmış olduğu çukuru görmedi ve düştü. Başından yaralandı aldırmadı, çünkü sevdiği kadın İstanbul’daydı oraya döndü ve yemek yerken olduğu yerde yığılıp kaldı. 14 Kasım’da hastaneye gittiklerinde yanlış teşhis koydular oysa beyin kanaması geçiriyordu… O gece hayata gözlerini yumdu 36 yaşındaydı. Yüreğinde sevdiği kadın ve cebinde 28 kuruş vardı.
  Ve o günden bu yana görüyoruz ki Türkiye’de değişen pek bir şey yok. 2013 14 Kasım’da  11 yaşındaki bir çocuk belediyenin açtığı çukura düşüp ölüyor. Yine çalıştığımız iş yerlerinde Anti- demokratik havayla karşı karşıya geliyoruz, geçim derdi çekiyoruz, işsiz kalıyoruz… Sonra ne mi oluyor? Yaşarken haksızlık yaptığınız, adaletsiz davrandığımız kör ölüyor badem gözlü oluyor… Bu devirde bazen o da olmuyor da neyse…
 Orhan Veli’yi bize hatırlatacak pek çok şey vardır. Onun zengin dili, genç kalemi, hınzır bakışı, dalga geçişi, hüzünlendiren, coşkuya boğan dizeleri bizimle hala…
 İyi ki Doğdun Güzel Adam!


VAGON DERGİ NİSAN SAYISI Nesrin Karyaldız

Cuma, Temmuz 21, 2017

“Ah bu adamdan / kadından ayrıldım, bomboş kaldım!” diyenlere




   Hayatta her şeyi seviyorum. Çiçeği, ağacı, kuşu, köpeği, elbisemi, odamı, suyu, denizi, insanları. Aklınıza gelebilecek her şeyi. Sevginin olduğu yerde bitmek tükenmek bilmeyen mucizeler olduğuna inanıyorum. Bu da beni dünya gözüyle aşk kadını yapıyor, başkalarının gözünden tabi!
Hayatıma giren insanların da pek de alışık olmadığı bu sevme biçiminden korktuklarını gördüğüm oldu. Ya da fazla romantik, fazla toz pembe yaşadığımı düşünenlerin de. Ben öyle düşünmüyorum.
Bence bu hayatta varoluş biçimimiz bu aslında. Belki bazılarımız farkında, bazılarımız ise değil sadece. Bazılarımız acıya rağmen o derin sevgiyi her hücresinde hissetmeyi seviyor, bazılarımızı o acı korkutup sevgiyi seçmemeyi seçiyor. Hissetmemeyi. “Sevgi azalması, sevgisizlik yok bence” diyor hocam Ezgi. “Hissetmekten korktuklarından dolayı sevgiyi seçmeyenler var sadece”.
Ben hayatım boyu sevgiyi seçen cesur ruhlarla yan yana yürümeyi niyet ediyorum. Evet yanında acı da promosyon olarak geliyor ama fark etmez. Kabulüm bu duruma. Çünkü acı olacak diye o inanılmaz mucizeden vazgeçemeyeceğim. Hem nasıl vazgeçeyim? Ben sevgiyim! Sevgiden vazgeçmek kendimden vazgeçmek olmaz mı?
Bu yüzden ikili ilişkilerimde o mükemmel olgu aşk uğruna pek yapamayacağım bir şey yok. Aşkı hissettiğim her yerde sonuna kadar varım. Ama hissedemediğim noktada da bir anda sonsuza kadar kayıplara karışabilirim.



Ben de bunu pek yeni fark ettim aslında. Daha önce de başıma gelmiş meğer. Çok sevip aşık olduğumu hissettiğim ilişkilerde o his uğruna tüm sorunların üstesinden gelebilmek için koca yürekli kadın olmuşum hep. Hiç vazgeçmemişim. Pes etmemişim. O aşkın her şeyin üstesinden gelebileceğine inananlardanım. Sonra bir gün karşımdaki bir anda:
“sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum” demiş mesela. Düşünsenize; tüm o hisler, emek, göze aldıklarınız, orta yolu bulmaya çalıştığınız tüm o durumlar, çabanız; karşı taraftan duyduğunuz tek bir cümleyle artık hayatınızda çok gerilere itildi. Şimdi, bu durumda normalde kadınlar çoğunlukla: “ama şöyle yaptım, böyle ettim, haksızlık, düzeltebiliriz” gibi sonu gelmeyen yakarışlara girebiliyorlar.
Asla yargılamam ama bu noktada unutmamanız gereken bir şey var: tüm yaptıklarınız ikili ilişkiniz için bile olsa sizin kendi seçiminizdi! Kimse sizi zorlamadı. Siz ilişkinizin devam etmesini istediğiniz için, yaptıklarınızla mutlu ederek mutlu olduğunuz için yaptınız. Kimse kendisini kandırmasın. Silah falan dayamıyor kimse kafamıza. Sonuç olarak hepsini yapmayı kendimiz seçiyoruz sebep ne olursa olsun. O yüzden “senin için şunu/bunu yaptım, nasıl böyle gidersin” gibi yakınmalardan vazgeçin öncelikle derim şahsen.


Ben de bunu pek yeni fark ettim aslında. Daha önce de başıma gelmiş meğer. Çok sevip aşık olduğumu hissettiğim ilişkilerde o his uğruna tüm sorunların üstesinden gelebilmek için koca yürekli kadın olmuşum hep. Hiç vazgeçmemişim. Pes etmemişim. O aşkın her şeyin üstesinden gelebileceğine inananlardanım. Sonra bir gün karşımdaki bir anda:
“sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum” demiş mesela. Düşünsenize; tüm o hisler, emek, göze aldıklarınız, orta yolu bulmaya çalıştığınız tüm o durumlar, çabanız; karşı taraftan duyduğunuz tek bir cümleyle artık hayatınızda çok gerilere itildi. Şimdi, bu durumda normalde kadınlar çoğunlukla: “ama şöyle yaptım, böyle ettim, haksızlık, düzeltebiliriz” gibi sonu gelmeyen yakarışlara girebiliyorlar.
Asla yargılamam ama bu noktada unutmamanız gereken bir şey var: tüm yaptıklarınız ikili ilişkiniz için bile olsa sizin kendi seçiminizdi! Kimse sizi zorlamadı. Siz ilişkinizin devam etmesini istediğiniz için, yaptıklarınızla mutlu ederek mutlu olduğunuz için yaptınız. Kimse kendisini kandırmasın. Silah falan dayamıyor kimse kafamıza. Sonuç olarak hepsini yapmayı kendimiz seçiyoruz sebep ne olursa olsun. O yüzden “senin için şunu/bunu yaptım, nasıl böyle gidersin” gibi yakınmalardan vazgeçin öncelikle derim şahsen.




Şu bilgi önemli galiba: aşk hep var! Her yerde! Bir adam değil onu bize veren kızlar. Öyle zannedip ilahlaştırıyoruz hayatımızdaki erkekleri genelde. O gidince ne yaparız, bomboş oluruz gibi bir yanılgıya giriyoruz. Yok öyle bir şey…
Bu cümleyi bile şu an gülümseyerek yazdım. Ciddi söylüyorum yok öyle bir şey. O kişi sadece aşkın bir yüzünü deneyimlemeniz için bir araç oluyor aslında sadece. E o gitti diye aşk mı bitti?
Hayır yahu, her yerde diyorum ya. Asıl sizde, kendinizde. Siz nerede olursanız o da orada oluyor zaten. Boşuna dışarlarda aramayın. Kalbinizde aynen var olmaya devam ediyor. Sadece o kişiyle o evresi sonlandı o kadar. Başka nasıl katmanları var aşkın merak etmiyor musunuz? Ben ediyorum her defasında daha da heyecanla. Ve her defasında da hiç yaşamadığım, bilmediğim güzellikte yönüyle iç içe geçiyorum. Bayılıyorum bu duruma.
Yani ben diyorum ki; siz aşksınız. O onsuz zor devam edeceğinizi düşündüğünüz adama bayıldığınız özellikleri hep sizin aşkınız parlatıyor. O aşk bitti gitti mi de adamın bir anlamı kalmıyor. Asıl güçlü şeyle baş başa kalan sizsiniz; o koskoca sevgiyle! Saklamayın onu sakın, sıkıştırmayın.
Daha da açın. Daha çok sevin. Korkmayın. Sakın kapatmayın. İlham olun tüm evrene o koskoca kalbinizle. Öyle çok sevin ki tüm gezegenler etkilensin o koca yüreğinizden; her mucizeyi önünüze dizmek için sıraya girsinler! Çiçeği, böceği, bulutu, suyu aklınıza gelebilecek her şeyi sevmeye devam edin.
O mucizeyi etrafınızda daha önce belki fark etmediğiniz güzelliklere yönlendirin. Emin olun onlar da size o harika enerjide insanlar yönlendiriyor olacak. Siz verdikçe daha da çok alıyor olacaksınız. Düzen böyle, unutmayın! Ve sakın ama sakın saklanmayın!


Not: Alıntıdır; sosyal medyada dolaşırken tesadüfen karşılaştığım bir yazı kaynağını bilmiyorum, farklı linkler çıkıyor ama bilgi kirliliğinden emin olamadım. Kim yazmışsa ellerine ve kalemine sağlık.

Sevgiler Lady Nietzsche








Perşembe, Haziran 08, 2017

Karga ile Leylek





Mesnevi'den bir hikaye;

 Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir 'yabancı'yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini.
 Biri karga, biri leylek... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, kardeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle.

  Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin 'arıza'larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine. En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran...

Cuma, Ocak 16, 2015

Bukowski'nin Yalnızlığı


Hiç yalnız hissetmedim kendimi.

Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim? ya da birkaç kişinin.

Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam.

Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim.

Ibsen’den bir alıntı yapacağım: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.” Hiçbir zaman içimden, “şuh bir sarışın içeri girince kendimi daha iyi hissedeceğim,” diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, “Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?” Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey.Aptallık sadece.

Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum.

Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

Eylül 1987


Öne Çıkan Yayın

Sevmekte yorulur

Sevmekte yorulur. Defalarca sana anlatmak istediğim şey buydu aslında. Bir elin hep kapının kulpunda olduğu için anlayamadın sen ...